Ramazan Bayramı’nda Antalya Kaş’taydım. Aslında bu seyahatin benim için ayrı bir anlamı vardı. Teyzemler üç yıl önce Kaş’a taşınmıştı. Annemler gitmiş, kardeşim gitmiş ama ben iş yoğunluğundan bir türlü fırsat bulamamıştım. Üç yılın ardından nihayet gidebildim. Dayımla birlikte, onun yazlığına yerleştik.

Ama her zamanki gibi, gazeteci dediğin tam anlamıyla “tatil yapamaz.”

Teyzemle Kaş sokaklarında dolaşırken belediyenin sergi salonuna denk geldik. İçeride tohumlar üzerine bir sergi vardı. “İstersen bakalım” dedi. Girdik.

Sergiyi gezerken bir ayçiçeği fotoğrafının önünde durduk. Teyzem, “Bizim oraların çiçeği” dedi. O an, aslında sıradan bir cümleydi. Ama o cümle, birkaç saniye içinde bambaşka bir hikayeye dönüşecekti.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak

Yanımızda duran biri konuşmaya dahil oldu. “Sizin orası mı? Nerelisiniz?” diye sordu. “Trakyalıyız,” dedim. “Lüleburgazlıyız.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra o meşhur tepki geldi: “Yok artık!”

Meğer serginin sahibi, o an yanımızda duran kişi, Lalehan Uysal’mış. Ve o da Lüleburgazlıymış. Bir anlık şaşkınlık Ardından karşılıklı gülümseme… Lalehan Hanım, “Daha önce sergilerime Edirne’den, Tekirdağ’dan gelenler oldu ama ilk defa doğrudan Lüleburgazlılarla karşılaşıyorum” dedi.

Düşünsene… Türkiye’nin bir ucunda, Kaş’ta bir sergi salonunda, bir ayçiçeği fotoğrafının önünde, memleket çıkıyor karşına. Tesadüf mü? Belki. Ama bana göre değil.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak

Çünkü memleket dediğin şey sadece bir coğrafya değil. İnsan, nereye giderse gitsin, onu taşıyor içinde. Bazen bir kelimede, bazen bir fotoğrafta, bazen de hiç beklemediğin bir anda karşına çıkıyor. Benim için bu karşılaşma sadece bir tesadüf değildi. Aynı zamanda şunu da hatırlattı: Gazetecilik bir meslekten öte, bir refleks. Tatilde bile.

Nitekim öyle de oldu. O kısa sohbet, bir röportaja dönüştü. Kaş’a tatil yapmaya gittim ama yine haberle döndüm.

Demek ki bazı şeyler değişmiyor.

Nereye gidersen git…

Memleket de, meslek de seni buluyor.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak

Bu noktadan sonra sohbet uzadı. Ve ortaya sadece bir karşılaşma değil, bir hayat hikayesi çıktı. Lalehan Uysal Lüleburgaz’da doğmuş, henüz 14 yaşındayken ayrılmış. Babası ilçenin tanınan esnaflarından tüccar terzi İrfan Uysal, annesi ebe hemşire Şükran Uysal. Ancak hayatlarının yönünü değiştiren büyük bir kırılma noktası var: 1975 yılı.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak

Lüleburgazspor’un Bursaspor ile oynayacağı maça gitmek üzere aynı araçta 2 esnaf arkadaşıyla daha yola çıkan babası, Bursa’ya yaklaşırken meydana gelen trafik kazasında hayatını kaybediyor. Otobüsü sollayan sarhoş bir sürücünün çarpmasıyla olay yerinde hepsi yaşamını yitiriyor ve Lüleburgaz’da şok etkisi yaratıyor.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak

O an sadece bir insan değil, bir düzen de kayboluyor. Terzi dükkanı kalfaya devrediliyor, annesinin tayini Bursa’ya çıkıyor ve aile Lüleburgaz’dan kopmak zorunda kalıyor. Henüz çocuk yaşta, bir şehirden diğerine savrulan bir hayat başlıyor.

Bursa yıllarının ardından üniversite için İstanbul’a geliyor. Güzel sanatlar grafik tasarım eğitimi alıyor ve kendi hayatını tek başına kuruyor. Bugün hala İstanbul’da yaşıyor ama Lüleburgaz’la bağı hiç kopmamış. Konuşurken bir anda geçmişe gidiyor: “Adını yanlış hatırlamıyorsam eskiden Lüleburgaz’da Sami diye bir tatlıcı vardı, revani, tulumba yapardı… Hala İstanbul’da revani yerken o adam ve Lüleburgaz aklıma gelir” diyor. Bu cümle aslında her şeyi anlatıyor. Memleket bazen bir sokak değil, bir tat oluyor. Bir isim oluyor. Bir hatıra oluyor. İnsanın içinden çıkmayan bir şey oluyor.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak

Bugün kendini “tohum gözlemcisi” olarak tanımlıyor. Ama bu sade tanımın arkasında oldukça güçlü bir birikim var. Grafik tasarımcı, yazar, editör…

Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde gazetecilik uygulamaları üzerine dersler veriyor. Aynı zamanda Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin ve Türkiye’nin ilk ekolojik pazarı olan Şişli %100 Ekolojik Pazar’ın kurucularından biri. Ancak tüm bu unvanları bir kenara bırakıp kendini tek bir ifadeyle anlatıyor: “Ben tohum gözlemcisiyim.” Kaş’taki “Kurda, Kuşa, Aşa… ve Göze” adlı sergisi de bu bakış açısının bir yansıması. Fotoğraflarında tohumları görünür kılmaya çalışıyor. İlk bakışta fark edilmeyen detayları, doğanın içindeki kusursuz matematiği ortaya çıkarıyor. Gölgesini bildiğimiz ama tohumunu bilmediğimiz ağaçları, her gün gördüğümüz ama hiç dikkat etmediğimiz başlangıçları gösteriyor. Aslında bir tohuma bakarken bir yaşamın özüne bakıyoruz ama çoğu zaman bunu fark etmiyoruz.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak

Bu sergi yolculuğu Kaş’ta başlamamış. Oxford Üniversitesi’nde düzenlenen ve 40 yılı aşkın süredir devam eden Oxford Symposium on Food and Cookery’de açtığı ilk sergiyle başlayan süreç, Londra’ya ve ardından Türkiye’nin farklı şehirlerine uzanmış. Farklı coğrafyaların tohumlarını fotoğraflamış ama hepsinde ortak olan bir şey var: hayatın özü. Ve o öz, bir şekilde onu yine memleketine bağlamış.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak

Konuşmanın bir yerinde Lüleburgaz’a dönmeyi düşünüp düşünmediğini sordum. “Geri dönebilirim” dedi. Bu cümle bir karar değil ama güçlü bir bağın göstergesi. Yengesinden bahsetti, ailesinden bahsetti, yeğenleri olan Uysal Kırtasiye’den bahsetti. Yani aslında bir şehirden değil, insanlardan söz etti. Zaten memleket dediğin de biraz bu değil mi?

Ben Kaş’a tatile gittim ama yine bir hikayeyle döndüm. Bu sadece bir röportaj değil, bir karşılaşma, bir tesadüf ve bir hatırlatma. Nereye gidersen git, memleket de meslek de seni buluyor. Bazen bir ayçiçeği fotoğrafında, bazen bir tatlının tadında, bazen de hiç beklemediğin bir anda karşına çıkan bir hemşehrinde.

Kaş’ta Lüleburgaz’a Rastlamak